Hukukumuzda Gerçek Kişiliğin Başlaması ve Sona Ermesi

GERÇEK KİŞİLER

Modern hukuk düzenlerinin tamamında tüm insanlar gerçek kişi olarak tanınırlar. Ancak tarihin her döneminde bütün insanlara kişilik tanınmamıştır. Örneğin Roma

İmparatorluğu döneminde tutsaklar ve köleler kişi sayılmamış, tıpkı bir eşya gibi

alınıp, satılmışlardır. Türk hukukunda bütün insanlar kişi olarak kabul edilmektedir. Kişilik bakımından Medeni hukukta eşitlik ilkesi geçerlidir. Gerçekten de TMK. 8’e göre, “Her insanın hak ehliyeti vardır. / Buna göre bütün insanlar, hukuk düzeninin sınırları içinde, haklara ve borçlara ehil olmada eşittirler”.

 

 

Kişiliğin Başlangıcı

Kişilik doğumla başlar. Diğer bir ifadeyle kişiliğin kazanılabilmesi için doğumun tamamlanmış olması ve çocuğun sağ doğmuş bulunması gerekir. Gerçekten de, TMK.28’e göre, “Kişilik, çocuğun sağ olarak tamamıyla doğduğu anda başlar ve ölümle sona erer”. Çocuğun tamamıyla veya “tam” doğmasından kasıt ana rahminden tam olarak ayrılması; sağ doğmasından kasıt ise, ana rahminden tamamen ayrıldıktan sonra bir an bile olsa yaşaması, bir kere bile olsa nefes alması demektir.

TMK m. 28/II hükmüne göre, “Çocuk hak ehliyetini, sağ doğmak koşuluyla, ana rahmine düştüğü andan başlayarak elde eder”. Bu hükümden anlaşıldığı üzere, çocuk sağ doğmak koşulu ile doğumdan önceki zamanda hak ehliyetine sahip olmaktadır. Örneğin, sağ doğmak kaydıyla ana karnındaki çocuk mirastan yararlanır (TMK. m. 582). Bu hüküm bir örnekle açıklanacak olursa, evlendikten sonra hamile kalan eşi henüz doğum yapmadan koca ölürse, kadının doğum yapması beklenecek ve eğer bebek sağ ve tam doğarsa, kişilik, dolayısıyla hak ehliyeti kazanacağı için ölen babanın alt soyu olarak yasal mirasçısı olacaktır.

 

 

Kişiliğin Sona Ermesi

Ölüm

Gerçek kişiliğin sona ermesinin en doğal sebebi ölümdür. Kişi ölümle birlikte hak sahibi olma niteliğini ve kişiliğini kaybeder. Ölen kişinin kendi malvarlığı üzerindeki hakları mirasçılarına geçer. Ölümün ne zaman meydana geldiği hususunun belirlenmesi tıp biliminin alanına girmektedir.

Ölen kişiden geriye kalan cesedi bir hak süjesi olmadığı gibi, eşya niteliğinde de değildir. Dolayısıyla hukukî işlemlere konu yapılamaz, örneğin satış sözleşmesine konu olamaz. Ancak ölen kişi, ölümünden evvel, kendi iradesiyle, organlarının alınmasına ve cesedi üzerinde tasarruf edilmesine müsaade edebilir. Bununla birlikte, ölenin akrabaları da, genel ahlâk ve adaba, kamu düzenine aykırı olmamak kaydıyla ceset üzerinde inceleme yapılmasına izin verebilirler.

Bir kişinin ölmüş olduğunun ispatı, bundan kendi lehine bir hak çıkaracak olan kimseye düşer. Gerçekten de TMK. m. 29/I’e göre, “Bir hakkın kullanılması için bir kimsenin sağ veya ölü olduğunu veya belirli bir zamanda ya da başka bir kimsenin ölümünde sağ bulunduğunu ileri süren kimse, iddiasını ispat etmek zorundadır”.

Medeni Kanun ölüm olayına önemli hüküm ve sonuçlar bağlamıştır, bu nedenle ölümün ispatı gerekir. Ölümün ispatı ise, kişisel durum sicilleriyle ve karinelerle olur.

Kişisel Durum Sicili

Ölümün ispatı kural olarak nüfus sicilindeki kayıtlara göre olur. TMK. m. 30 hükmüne göre, “Doğum ve ölüm, nüfus sicilindeki kayıtlarla ispat olunur. / Nüfus sicilinde bir kayıt yoksa veya bulunan kaydın doğru olmadığı anlaşılırsa, gerçek durum her türlü kanıtla ispat edilebilir”. Nüfus memuru, ölüm olayının kendisine bildirilmesi üzerine, bu durumu nüfus siciline işler. Nüfus sicilindeki mevcut kayıtların doğru olmadığını iddia edenin bu iddiasını ispatlaması gerekir.

Karineler

Medeni Kanunda ölümün ispatını kolaylaştırmak, hatta bazen mümkün kılmak amacıyla bu hususta iki karine bulunmaktadır. Yasal karine niteliği taşıyan bu karineler, ölüm ve birlikte ölüm karinesidir.

Ölüm karinesi, TMK. m. 31’de düzenlenmiştir. Bu hükme göre, “Bir kimse, ölümüne kesin gözle bakılmayı gerektiren durumlar içinde kaybolursa, cesedi bulunamamış olsa bile gerçekten ölmüş sayılır”.  Bir  kişi  ölümüne  kesin  (muhakkak) gözle bakılan bir durumda ortadan kaybolur ve cesedi de bulunamazsa, o yerin en büyük  mülkî  amirinin  emriyle  kütüğe  ölüm  kaydı  işlenir  (TMK.  m.  44/I).  Buna ölüm karinesi adı verilir. Örneğin, havada yaşanan büyük bir patlama sonucunda alev topu halinde düşen bir uçağın içindeki bir yolcunun cesedinin de bulunamadığı göz önüne alındığında ölümünün ispatı oldukça güçtür. Onun için kanun koyucu bu gibi durumlarda ölüm karinesini kabul etmiştir. Ölüm karinesinden yararlanabilmek için hâkim kararı gerekli değildir, ancak kuşkusuz mahkemeye başvurmaya da bir engel bulunmamaktadır. Unutulmaması gereken husus ölüm karinesinin adi bir karine olduğu ve aksinin her türlü kanıtla kanıtlanabileceği hususudur. Birlikte Ölüm Karinesi, TMK. m. 29/II’de düzenlenmiştir. Bu hükme göre, “Birden fazla kişiden hangisinin önce veya sonra öldüğü ispat edilemezse, hepsi aynı anda ölmüş sayılır”. Bu karine, özellikle birbirine mirasçı olacak konumdaki kişiler  açısından  çok  önemlidir.  Bu  durumda  aynı  anda  öldükleri  kabul  edildiği  için söz konusu kişiler birbirinin mirasçısı olamayacaklardır. Birlikte ölüm karinesi de adi bir karinedir.

Gaiplik, ölüm haricinde gerçek kişiliği sona erdiren hallerden bir diğeridir. Gaiplik TMK. m. 32 vd. da düzenlenmiştir. TMK. m. 32’ye göre, “Ölüm tehlikesi için- de kaybolan veya kendisinden uzun zamandan beri haber alınamayan bir kim- senin ölümü hakkında kuvvetli olasılık varsa, hakları bu ölüme bağlı olanların başvurusu üzerine mahkeme bu kişinin gaipliğine karar verebilir”.

Bu hükümden anlaşılacağı üzere, bir kimsenin gaipliğine ancak iki halde karar verilebilir. Bunlar; “ölüm tehlikesi içinde kaybolma” ve “uzun zamandan beri kendisinden haber alınamama”dır. Ancak her iki halde de bir kişinin gaipliğine karar verilebilmesi için belli bir sürenin geçmesi gerekir. Bu süreler, TMK. m. 33’e göre, ölüm tehlikesi hali için bir yıl; uzun zamandan beri haber alınamama için ise, son haber alınma tarihinden itibaren beş yıldır.

Kanunun aradığı şartlar gerçekleşmiş olsa bile gaiplik, ölüm karinesinde olduğu gibi kendiliğinden gerçekleşmez. Bunun için mahkemeden gaiplik kararının alınması gerekmektedir. İlgililer görevli ve yetkili mahkemeye başvurmalıdırlar. Kural olarak bir kişinin yasal ve atanmış mirasçıları “ilgili” kabul edilir. Bu başvuru, kişinin Türkiye’deki son yerleşim yeri; eğer Türkiye’de hiç yerleşim yeri edinmemişse nüfus sicilinde kayıtlı olduğu yer; böyle bir kayıt da yoksa anasının veya babasının kayıtlı bulunduğu yer mahkemesine yapılır (TMK. m. 32/II). Böyle bir yer de yoksa Ankara, İstanbul ve İzmir mahkemeleri yetkilidir.

Başvurunun ardından hâkim gaip hakkında bilgisi olan kişileri ilan yoluyla bilgilerini bildirmeye davet edecektir, ilan ile öngörülen bekleme süresi içinde de herhangi bir haber alınamazsa hâkim gaiplik kararı verecektir. Kişi gaiplik kararı verilinceye kadar hak süjesi olarak varlığını koruduğu halde, karar ile birlikte bu durum sona erer ve gaiplik kararı ölüm siciline işlenir. Gaibin geri dönme olasılığı bulunduğu için mirasçıları mirası paylaşsalar da terekenin kendilerine tesliminden önce kendilerine intikal eden miras bakımından teminat göstermeleri gerekir. Mirasçıların göstermesi gereken teminat süresi, ölüm tehlikesi içinde kaybolma durumunda, terekenin mirasçılara tesliminden itibaren beş yıl; kendisinden uzun süreden beri haber alınamama durumunda, son haber alma tarihinden itibaren on beş yıldır. TMK. m. 584 gereğince, gaip 100 yaşına geldiğinde teminat gösterme süresi bu sürelerin dolup dolmadığına bakılmaksızın kendiliğinden sona erer

Bir kişinin gaipliğine karar verilmesi halinde gaip evli ise bu karar ile evliliği kendiliğinden son bulmayacaktır. Gaip kişinin eşi evliliğin son bulmasını isterse ya gaiplik kararı istenirken bu talebini hâkime iletmesi ya da ayrıca açacağı bir dava ile gaiplik kararının verilmesinin ardından evliliğin feshini talep etmesi gerekir.

Aradığınızı Aşağıdaki Arama Motoruna Yazabilirsiniz

Youtube Kanalıma Abone olur musunuz? Kanalımda Hukuk Ders İçerikleri yanı sıra çeşitli konularda sohbetler paylaşıyorum arkadaşlarım arasına Abone olarak katılır mısın?

%d blogcu bunu beğendi: